İklim krizi, artık yalnızca gelecekte karşılaşılacak bir tehdit olmaktan çıkmış, bugünün en acil sorunlarından biri haline gelmiştir. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı’nın 31’incisi (COP31), 9-20 Kasım 2026 tarihleri arasında Antalya’da düzenlenecek. Bu zirve, dünya liderlerini, bilim insanlarını, uzmanları ve sivil toplum temsilcilerini bir araya getirerek iklim kriziyle mücadele ve sürdürülebilir bir gelecek için ortak çözümler arayacak.
İklim Krizi: Bugünün Gerçeği
Üsküdar Üniversitesi Çevre Sağlığı Program Başkanı Dr. Öğr. Üyesi Ahmet Adiller, 5-11 Haziran Çevre Koruma Haftası kapsamında yaptığı değerlendirmede, iklim krizinin artık günümüzün en büyük sorunlarından biri olduğunu vurguladı. Adiller’e göre, iklim değişikliğinin etkileri tarımdan gıda güvenliğine, su kaynaklarından halk sağlığına ve ekonomiye kadar pek çok alanda hissediliyor. Tarımda kuraklık verimliliği düşürürken, birçok üründe hastalıklar daha sık görülüyor ve besin içeriği olumsuz etkileniyor. Ayrıca, bölgesel iklim özelliklerinin değişmesiyle bazı ürünler gelecekte yetiştirilemeyebilir, bu da gıda güvenliğini tehdit ediyor.
Su kaynakları da iklim değişikliğinden en çok etkilenen doğal kaynaklar arasında. Adiller, su döngüsünün bozulmasıyla birçok bölgede su kaynaklarının miktar ve kalitesinin düştüğünü, bunun da hijyen koşullarını bozarak halk sağlığını küresel ölçekte riske attığını belirtti. Kuraklık, salgın hastalıkların yayılma hızını artırırken, ekonomik faktörler de devreye giriyor. Pek çok ülke, iklim değişikliğiyle mücadele ve etkilenen sektörleri desteklemek için her yıl büyük fonlar ayırıyor.
Akdeniz Havzası: En Kırılgan Bölgelerden Biri
Türkiye’nin de içinde bulunduğu Akdeniz Havzası, bilimsel raporlarda iklim değişikliğine karşı en kırılgan bölgelerden biri olarak tanımlanıyor. Adiller, bu durumun son yıllarda su kaynaklarında azalma, yağış rejimlerinde değişim, geniş alanlarda orman yangınları, güney ve iç bölgelerde şiddetli kuraklık ve özellikle Karadeniz kıyılarında sıklaşan sel felaketleriyle kendini gösterdiğini ifade etti. Bu göstergeler, Türkiye’nin hem kuraklık hem de afetler açısından ne denli risk taşıdığını ortaya koyuyor.
Küresel ısınma ve iklim değişikliği birbirine bağlı kavramlar. Adiller, karbon emisyonlarının artmasıyla atmosferdeki sera gazlarının çoğaldığını, bunun da küresel sıcaklık ortalamasını yükselttiğini açıkladı. Sıcaklık artışı, buharlaşma, rüzgar, nem ve yağış gibi hava olaylarını değiştiriyor. Örneğin, sıcaklık arttıkça yeryüzünden buharlaşan su miktarı artıyor ve havanın nem tutma kapasitesi yükseliyor. Bu durum, yağışların daha uzun aralıklarla yağmasına ve kuraklığın şiddetlenmesine, aynı zamanda anlık şiddetli yağışlara yol açıyor. Tüm bu değişiklikler, deniz seviyesinin yükselmesi, okyanus asitlenmesi ve fırtına, hortum, sel gibi aşırı hava olaylarının sıklaşması gibi sonuçlar doğuruyor.
COP31’in Türkiye İçin Önemi
Türkiye’nin COP31’e ev sahipliği yapması, iklim alanında dikkatleri ülkeye çeviriyor. Adiller, bu durumun Türkiye’nin iklim politikalarındaki faaliyetlerini dünyaya duyurması ve küresel iklim politikalarında karar verici bir aktör olma potansiyelini ortaya koyması açısından büyük bir fırsat olduğunu belirtti. İklim değişikliği artık sadece çevresel bir kavram değil; ekonomi politikaları ve yatırımlar da bu çerçevede şekilleniyor. Bu nedenle COP31, finans ve iş dünyası için de önem taşıyor. Zirve, yerel girişimcilerin ve yerli teknolojilerin dünya ile buluşması için eşsiz bir ortam sunacak.
Adiller, ayrıca Türkiye’nin Birleşmiş Milletler tarafından da kabul gören ‘Sıfır Atık’ Projesi’nin bu platformda tüm dünyaya uygulanabilir bir model olarak sunulabileceğini vurguladı. COP31, Türkiye için sadece bir etkinlik değil, aynı zamanda iklim krizine karşı somut adımlar atma ve uluslararası iş birliğini güçlendirme fırsatı olarak görülüyor. Önümüzdeki süreçte, zirvenin sonuçları ve atılacak adımlar, küresel iklim politikalarının geleceğini şekillendirecek.
Kaynak: Beyaz Haber Ajansı